Suare.

Sezon 01 · Bölüm 1

17:43

Geleceğin Gölgesi

Kabin ışıkları söndü, sonra geri geldi.

Bir saniyelik karanlığın içinde Maximilian Schmidt kemerin köprücük kemiğinin altına nasıl oturduğunu hissetti; deri değil, metal karar veriyordu. Önündeki katlanır masanın kilidi attı, ince uçlu kalem havalandı, telefonun camı dizine çarpıp yere düştü. Birinin sesi cümlenin ortasında kesildi.

"Mister Schmidt, ekran..."

Sonrası gürültü değildi. Gürültü, hâlâ ayrıştırılabilen bir şeydi. Bu, kabinin bütün parçalarının aynı anda kendi dillerinde konuşmasıydı: plastik panellerin çatlaması, bardakların rayından çıkması, valiz kapağının açılıp kapanması, basıncın kulak içine çivi gibi girmesi. Maximilian elini koltuğun kenarına bastırdı, parmakları düğmelerin üstünde bir komut aradı. Hiçbiri cevap vermedi.

Pencere siyaha döndü. Sonra griye.

Sol tarafta biri dua etmeye başladı, ama kelimeler bir bütün hâlinde değil, kırık cam gibi geldi. Maximilian'ın bileğindeki saat kasaya vurdu. Mekanik bir tıkırtı duyduğunu sandı.

Sonra her şey aşağıya ait oldu.

Şanghay'ın öğleden sonrası, konferans salonunun camında iki katman halinde duruyordu: dışarıda nemle yumuşamış gökdelen çizgileri, içeride cilalanmış masa, sessiz tercüman kulaklıkları, gümüş kapaklı su şişeleri. Maximilian Schmidt, kalemi başparmağıyla işaret parmağı arasında bir kez çevirdi. Kalem pahalıydı ama asıl değeri onda değildi; asıl değer, ucunun tam beklediği yerde kâğıda değmesindeydi.

Sözleşmenin son sayfasında Aeternum Microsystems logosu solda, Şanghay kentsel altyapı konsorsiyumunun mührü sağda duruyordu. Aralarında on iki santimlik boşluk vardı. O boşluğu doldurmak için dört yıl, on yedi prototip, üç başarısız kamu sunumu ve sayısız kapalı oturum gerekmişti. Maximilian imzasını attığında, odadaki herkes aynı anda çok hafif öne eğildi. Fotoğrafçıların makineleri kısa, kibar sesler çıkardı.

Konsorsiyum başkanı Li Jianyu kulaklığa uzanmadı; İngilizcesi, odadaki çevirmenlerin varlığını gereksiz kılacak kadar temizdi. "Prometheus güzel bir isim," dedi. "Tanrılardan ateşi çalan adam." Maximilian diplomatik gülümsemenin ölçüsünü korudu. "İnsanlara ateşi getiren adam." Li'nin yüzünde kısa bir kıvrım belirdi. "Mitlerde fark, hikâyeyi kimin anlattığına bağlıdır." Maximilian bunu o an yalnızca zarif bir tarih şakası saydı.

Kusursuzluk onu sakinleştirmiyordu. Daha fazlasını yapıyordu: içinde, doğru hizalanmış bir makinenin verdiği sessiz hazzı uyandırıyordu. Bir plan çalışmıştı. İnsanlar doğru sandalyelere oturmuş, doğru cümleleri kurmuş, doğru zamanda gülümsemişti. Bütün belirsizlikler, gündem maddelerine bölünmüş ve imzalanabilir paragraflara indirilmişti.

Karşısındaki başkan yardımcısı İngilizce olarak, "Prometheus artık şehrin sinir sistemine dokunacak," dedi.

Maximilian bu benzetmeyi sevmezdi. Sinir sistemi fazla organikti, fazla affediciydi. Prometheus bir nöromorfik işlemciydi: çevresindeki sistemlerden örüntü topluyordu, iç bağlantılarını yeniden ağırlıklandırıyordu, yük altında kendi yolunu yeniden kuruyordu. Trafik, enerji, sağlık, üretim ve güvenlik aynı bilişsel altyapıda birbirini görebilse, şehir gecikmelerden sonra tepki veren bir yer olmaktan çıkardı. Önceden düzenlenirdi. Doğru kelime buydu.

Ekranın alt köşesinde canlı gösterim penceresi açıldı. Prometheus'un şehir verisinden ürettiği tek satırlık tahmin, İngilizce ve Mandarin karakterleriyle yanıp söndü: "14:08'de Kuzey Yan'an bağlantısında servis araçları birikecek; doğu sinyal fazı on iki saniye kaydırılırsa ambulans hattı açık kalır."

Odadaki insanlar önce ekrana, sonra Maximilian'a baktı. Tahmin küçük, zararsız, neredeyse gündelikti. Tam bu yüzden etkileyiciydi. Büyük iddialar sahnede kolaydı; bir şehrin dört dakika sonrasını mütevazı bir kesinlikle söylemek daha pahalıydı. Maximilian başını hafifçe salladı. Teknisyen sinyal planını simülasyona aldı, bağlantı üzerindeki kırmızı düğüm sarıya, sonra yeşile döndü. Kimse alkışlamadı. Kurumsal görgü bunu gerektirirdi. Ama sandalyelerdeki ağırlık değişti.

Bir an için masanın sol ucundaki boş koltuğa baktı. Elias Roth'un adı artık hiçbir gündemde geçmiyordu; yıllar önce ayrılmış, sonra bir dağ kazasında ölmüş olması, yokluğunu hem kesin hem de rahatsız edici kılıyordu. Maximilian bakışını hemen sözleşmeye indirdi. Boş sandalyeler karar vermezdi.

Asistanı ince bir hareketle yaklaştı. "Helena," dedi, telefonu iki eliyle uzatarak. Ekranda özel numara değil, ev vardı.

Maximilian toplantı masasından iki adım uzaklaştı, camın yanındaki dar alana geçti. "Evet?"

Helena'nın sesi önce salondaki klima uğultusunun içinden geldi. "Tören bitti mi?"

"İmzalandı."

"Tebrik ederim." Sözcük sıcak değildi, soğuk da değildi; uzaktan gönderilmişti. "Lea bu akşamki görüşmeye senin bağlanacağını sanıyor. Konservatuvar hocası saati değiştirmiş. Yedi değil, altı buçuk."

Maximilian bileğindeki saate baktı. Mekanik kadran, dijital ekranların arasında inatçı bir analog ada gibiydi. Kayışın altından arka kapağın kenarı göründü; çelikte küçük, temiz rakamlar vardı: 2049-10-17. Helena'nın hediyesi. Zamanı ölçen bir nesnenin özel bir tarihi taşıması ona her zaman tuhaf gelmişti, ama söylememişti.

"Uçakta bağlanırım," dedi.

"Uçakta uyuyorsun."

"Bugün uyumayacağım."

Kısa bir sessizlik oldu. Helena bir şey söylemeden bekledi; evde bir kapı kapandı. Maximilian o sesi tanıdı. Jonas koşarken kapıları hep fazla sert kapatırdı.

"Lea artık küçük bir çocuk değil," dedi Helena. "Küçük Baykuş diye çağırdığım günlerdeki gibi kandıramayız."

"Kandırmıyorum. Erteliyorum."

"Aradaki farkı ona sen anlat."

Maximilian karşı duvardaki ekranda kendi adını, unvanını, Aeternum Microsystems Founder & CEO satırını gördü. Harfler sabitti. İyi tasarlanmış bir arayüz, duygusal baskıya yer bırakmazdı. "Helena, şimdi çıkmam gerekiyor. Uçağa geçince mesaj atacağım."

"Max."

Cevap vermedi. Helena da bir şey söylemedi. Hat kapanmadan önce evin içinden uzak bir piyano notası geldi; tek nota, düzeltilmeden bırakılmış.

Telefonu asistanına verdiğinde toplantı salonu boşalmaya başlamıştı. El sıkışmalar tekrarlandı, kartvizitler gereksiz oldukları bilindiği hâlde değiştirildi, güvenlik ekibi çıkış hattını açtı. Maximilian yürürken adımlarının zeminde çıkardığı sesi dinledi. Her yüzey sert, parlak ve öngörülebilirdi.

Özel terminalde hava daha ağırdı. Uçağın merdivenleri gövdenin yanında beyaz bir çizgi gibi yükseliyordu. Motorlar henüz çalışmıyordu; buna rağmen etrafta hazır bekleyen bir güç hissi vardı. Maximilian son basamağa gelmeden önce durdu, arkasındaki cam kapıya baktı.

Camda şehir, uçak ve kendi yüzü üst üste bindi. Yansıması, içerideki adamdan daha sakin görünüyordu.

Uçak tırmanışını tamamladıktan sonra kabin servisinden gelen metal sesler kesildi. Koltukların arasındaki dar koridorda yalnızca hava dolaşımının düzenli fısıltısı kaldı. Maximilian dosyaları açtı, imzalanmış sözleşmenin taranmış kopyasını kontrol etti, asistanından Şanghay ekibine gönderilecek teşekkür notunun ikinci paragrafını kısaltmasını istedi. "Stratejik güven" fazla yumuşaktı. "Operasyonel güven" daha doğruydu.

Sayfanın sağındaki küçük önizlemede, on ikinci maddeyi yeniden açtı. Virgül, cümlenin ağırlığını istemediği bir yere taşıyordu; dijital notla yerini düzeltti. "Limited operational authority" ifadesinin üstünde bir an durdu. Almancaya ya da Mandarin'e çevrildiğinde daha masum görünüyordu: sınırlı operasyonel yetki. Fabrika kapatmaya kapasite optimizasyonu, işten çıkarmaya organizasyonel sadeleşme denirdi. İnsanlık en tehlikeli kararlarını sakin ifadelerin içine saklardı. Maximilian notu kaydetti, ekranı kapatmadı.

Saatine baktı. Dördü çeyrek geçiyordu; Frankfurt'ta sabah henüz bitmemişti. Lea'nın görüşmesine sekiz saatten fazla vardı. Bağlanmak için yeterli zaman, yeterli bant genişliği, yeterli bahane vardı. Takvim bildirimini açtı; görüşme başlığının altında Helena'nın eklediği kısa not duruyordu: geç kalma. Maximilian notu silmedi. Silmek bir cevap olurdu. Bunun yerine bağlantı penceresini arka planda hazır bıraktı, toplantı notlarının üstüne taşıdı ve ses ayarını kontrol etti. Düzen, niyetin yerini tutamazdı, ama niyetin görünür kalmasını sağlardı.

Üst bagajda, Jonas'a söz verilen mekanik ejderha duruyordu; Şanghay'da bir atölyeden alınmış, kanatları kurulunca açılan bir oyuncak. Maximilian kutuyu kendisi seçmişti. Sözlerin en kolay tutulanı, satın alınabilenlerdi.

Telefonunu uçak ağına bağladı. Sinyal göstergesi bir kez doldu, sonra boşaldı. Kabin ekranındaki rota çizgisi yarım saniyeliğine titredi; mavi hat iç Asya'ya doğru uzanırken bir piksel dizisi yanlış yerde kaldı.

Helena'ya kısa bir mesaj yazdı: Sizi özledim. Ejderhayı birlikte açacağız. "Gönder"e bastığında gösterge yeniden dolacak gibi oldu, sonra tamamen düştü. Mesajın yanında gri bir işaret kaldı: Gönderilemedi.

Maximilian başını kaldırdı. "Bağlantı kararsız."

Asistanı karşı koltuktan tablete baktı. "Sistem yeniden el sıkışıyor."

"Bu cümleyi kullanma."

Adam sustu. Maximilian kabin panelindeki uçuş bilgilerine döndü. İrtifa, hız, dış sıcaklık. Rakamların hepsi düzgündü. Düzgün rakamlar, düzgün olmayan davranışları mazur göstermezdi.

Sağ kulağı kapandı, açıldı, tekrar kapandı. Basınç değişimi küçük ama ritimsizdi. Şişedeki suyun yüzeyi bir yana eğildi, sonra masanın üstünde durgun kaldı. Kimse paniklemedi.

Kokpitle kabin arasındaki hoparlör cızırdadı. Pilotun sesi alışılmış profesyonel perdeden yarım ton aşağıdaydı. "Bayanlar ve baylar, kısa bir sistem kontrolünden geçiyoruz. Lütfen kemerlerinizi bağlı tutun."

Kısa. Sistem. Kontrol. Maximilian üç kelimeyi ayrı ayrı tarttı. Pilotlar yolcuları rahatlatmak için belirsiz konuşurdu; mühendisler belirsizliğin maliyetini bilirdi. Koltuğun kolçağındaki düğmeye bastı. Hostes gelmeden önce kabin ışıkları bir kez soldu.

"Kokpitten teknik durum isteyin," dedi.

Hostes eğildi. Yüzünde eğitimli sakinlik vardı. "Şu anda oturmanız gerekiyor, efendim."

"Oturuyorum. Teknik durum istiyorum."

Cevap gelmedi. Ya da cevap, uçak gövdesinden gelen kısa, boş bir vuruşla geldi. Maximilian o sesi kataloglamaya çalıştı: iniş takımı değil, servis kapağı değil, gevşek bagaj değil. Kategoriler bir saniye içinde işe yaramaz hâle geldi.

Ekran yeniden titredi. Bu kez rota çizgisi kayboldu, yerine üretici logosu geldi, sonra siyah ekran. Kabin basıncı kulaklarına ikinci kez yüklendi. Arkadan bir bardak düştü. Kimse bağırmadı; bağırmak için olayın adını koymak gerekirdi.

Kabin ışıkları söndü, sonra geri geldi.

Bir saniyelik karanlığın içinde Maximilian kemerin köprücük kemiğinin altına nasıl oturduğunu hissetti; deri değil, metal karar veriyordu. Önündeki katlanır masanın kilidi attı, ince uçlu kalem havalandı, telefonun camı dizine çarpıp yere düştü. Asistanının sesi cümlenin ortasında kesildi.

"Mister Schmidt, ekran..."

Uçak sanki yana değil, önce içeri doğru çöktü. Zemin ayaklarının altından alınmadı; zemin, ayaklarını kabul etmekten vazgeçti. Maximilian sol eliyle koltuğun kenarını kavradı. Sağ kolu gövdesine çarptı, omuzdan aşağıya kör bir çizgi indi. Dişleri birbirine kapandı. Ön paneldeki kapak açıldı, güvenlik kartları havaya dağıldı, bir tanesi yüzüne yapışıp kaydı.

Algı, kısa dosyalar halinde açılıp kapandı. Lea'nın piyanoda erken kalkan sağ eli; o gün önce hatayı söylemiş, sonra "güzeldi" demişti. Jonas'ın sahilde bulduğu kırık deniz kabuğu; arabaya kum dolmasın diye dışarıda bırakılmıştı. Şirket, sözleşme, şehir verisi gelmedi. Hayatın sonunda insanı büyük günahların değil, sürekli ertelenmiş küçük iyiliklerin yargılayacağını düşündü.

Bir anlık açıklıkta pencereden bulut değil, koyu orman gördü. Bu bilgi fazla büyüktü. İrtifa, hız, rota, pilot sesi, kabin prosedürü; hepsi daralmış tek bir alanda üst üste yığıldı. Maximilian bir komut bulmaya çalıştı. Kemer. Maske. Telefon. Koltuk. Hiçbiri sistemi geri getirmiyordu.

Gövde bir şeye çarpmadan önce ağaç tepeleri kabinin altında çizildi. Dal sesleri metalin altından geçti. Sonra uçak bütünlüğünü kaybetti; parça parça değil, anlam olarak. Koltuk öne atıldı, kemer onu geri aldı, başı sola savruldu. Sol şakağında sıcak bir çizgi açıldı.

Karanlık, bu kez ışığın yokluğu değildi.

Maximilian önce kokuyu ayırdı: ıslak toprak, yakıt, yanmış plastik, reçine. Gözlerini açtığında görüş alanının yarısı eğilmiş bir koltuk sırtıyla kapanmıştı. Diğer yarıda çam dalları vardı. Dallar kabinin içine girmiş, uçağın pencerelerinden değil, uçağın artık pencere olmayan yerlerinden uzanmıştı.

Sol şakağından kan akıyordu. Kan, kaşının yanından ağır bir çizgi halinde inip kulağının önünde kurumuştu. Sağ üst kolunu oynatmayı denediğinde vücudu net bir emir verdi: hayır. Omuz değil, dirsek değil; aradaki kemik yanlış bir yerde ısrar ediyordu. Maximilian nefesini saydı. Dörtte al, altıda ver. Bu yöntem duygular için değil, ölçüm için kullanışlıydı.

Kemer tokasına sol eliyle bastı. İlk denemede açılmadı. İkincide metal gevşedi ve gövdesi yana kaydı. Ağrı düşünce gibi değil, nesne gibi geldi; yer kaplıyor gibiydi, hareketini engelliyordu. Sağ kolunu gövdesine yakın tuttu, ceketinin iç tarafını yırtıp bileğine doladı, sonra bunu bir askı gibi boynuna geçirdi. Kusurlu ama iş gören bir düzenek.

"Durum," dedi. Ses kendi boğazından yabancı çıktı.

Kimse cevap vermedi.

Kabin, artık bir kabin değildi. Ön bölüm kaybolmuş, orta bölüm ağaçların arasında burulmuş, arka taraf siyah bir açıklığa dönmüştü. Koltuklarda insanlar vardı. Maximilian onlara bakarken isim aramadı; bu, onları küçümsemek değildi. İsimler yardım getirmezdi. Önce nabız, solunum, erişilebilirlik. Bir hostesin bileği soğumaya başlamıştı. Asistanının başı yana dönüktü, gözleri açık değildi. Karşı sıradaki yolcunun eli hâlâ kolçağı tutuyordu. Maximilian üç kişide yaşam belirtisi aradı. Bulamadı.

Ölüm, burada dramatik değildi. İş bitmişti.

Telefonunu yerde, kırık camın ve sözleşme sayfalarının arasında buldu. Ekran parçalanmıştı ama bir köşesi yanıyordu. Sinyal yok. Acil arama denemesi dönüp dönüp başarısız oldu. Maximilian telefonu daha yükseğe kaldırdı, kırık gövdenin dışına doğru uzattı, sonra yaptığı şeyin saçmalığı aklına geldi. Yardım çağırmak istiyordu, evet; ama ilk içgüdüsü yardım değildi. Konum lazımdı. Sinyal lazımdı. Uçağın acil vericisinin durumu, uçuş planı, son radar teması, yakıt sızıntısı, yangın riski. Sistem haritası olmadan insanın iyi niyeti çok az işe yarardı.

Kokpit tarafına gitmeyi denedi. İki metre ilerledi, sonra sağ kolundaki kırık sınır koydu. Dizleri çamura battı. Dışarı çıktığında akşam ışığı ağaçların arasında ince şeritler halinde kalmıştı. Uçağın burnu görünmüyordu. Gövdenin kopmuş kenarından sarkan kablolar, rüzgârla çok hafif hareket ediyordu. Bir yerlerden metal genleşme sesi geldi; ardından damlayan yakıtın düzenli tıkırtısı.

Orman, ölçüm kabul etmeyen bir arayüzdü. Ağaçlar birbirine benziyor, zemin ıslak yaprakla taş arasında karar veremeden uzanıyordu. Maximilian kırık telefonun kalan ışığıyla acil durum çantasını aradı. Bir battaniye, küçük bir ilk yardım paketi, iki kimyasal ışık, yarım ezilmiş bir su şişesi buldu. Su şişesinin kapağı çatlamıştı. Yine de cebine koydu.

Kimyasal ışıklardan birini kırıp enkazın dışına bıraktı. Yeşil parıltı çamurun üstünde zayıf bir işaret gibi kaldı. İkincisini yakmadı; kaynakların tamamı aynı anda kullanılmazdı. Bir işaret, bir yedek, bir yön. Bu kadar basit bir düzen bile, parçalanmış gövdenin yanında ona geçici bir zemin verdi.

Saatine baktı.

Cam çatlamıştı. Akrep ve yelkovan 17:43'te durmuştu. Mekanik saatin durması, dijital bir ekranın sönmesinden daha kişisel görünüyordu; sanki içerideki küçük düzenek, dış dünyanın hatasını kendi dişlileriyle not etmişti. Maximilian bileğini ışığa çevirdi. Arka kapaktaki rakamları göremedi, ama orada olduklarını biliyordu.

Bir ses duyduğunu sandı. İnsan sesi değil, ormanın kendi içindeki kırılmalardan biri. Başını kaldırdı. Dinledi. Cevap yoktu.

Yeniden enkaza döndüğünde telefonun ışığı zayıflamıştı. Sol eliyle gövde parçalarını kaldırdı, çamurun içinde metal ve kumaş ayırdı, bir noktada dizlerinin üstünde kaydı. O sırada bileğindeki eksikliği fark etti. Deri kayış yoktu. Çelik kasa yoktu. Saat yoktu.

Önce, saate az önce baktığını düşündü. Sonra bunun bir düşünce değil, kanıt olduğunu hatırladı: 17:43. Bileğini çevirdi. Çıplak ten, kayışın bıraktığı açık iz, kenarında ince bir sıyrık. Saat bir yerde düşmüştü. Enkazın içinde, çamurun altında, ağaç köklerinin arasında ya da hiçbir makul yerde.

On dakika aradı. Belki daha az. Zamanı artık yalnızca telefonun ölen ışığı ve gökyüzündeki renk veriyordu. Saat görünürde yoktu. Bulamamak, kaybetmekten farklıydı; bulamamak hâlâ bir ihtimal bırakırdı. Maximilian bu ayrımı gereğinden fazla önemsediğini biliyordu.

Soğuğu önce parmak uçlarında, sonra ıslak gömleğinin sırtına yapıştığı yerde hissetti. Ağaçların üstündeki son ışık çekildiğinde enkaz daha küçük görünmedi; tersine, ormanın içinde tek başına kalmış bir hata gibi büyüdü. Maximilian battaniyeyi omuzlarına aldı, sağ kolunu gövdesine bastırdı, telefonunu son kez kaldırdı.

Sinyal yoktu.

Korku o zaman geldi.

Derenin sesi kulağına önce rüzgârla karışarak geldi. Sonra ritmi ayrıştı: taşların üzerinden geçen ince su, yaprakların altındaki daha kalın akış. Maximilian enkazdan uzaklaşırken her on adımda bir duruyor, arkasındaki karanlık kütleyi gözden kaybetmemeye çalışıyordu. Bu akıllıca değildi. Yakıt kokusu hâlâ havadaydı; enkazın yanında kalmak hem bulunmasını kolaylaştırabilirdi hem ölümünü hızlandırabilirdi.

Suya ulaştığında dizlerinin bağı çözülmedi. Buna memnun oldu. Çökmek, yapılacaklar listesindeki bir madde değildi. Dere dar ve hızlıydı; ay ışığı henüz yükselmediği için yüzeyi siyah görünüyordu. Maximilian sol eliyle bir taşın üstüne tutundu, eğildi. Ağzı kurumuştu. Çatlamış şişedeki suyu içmemiş, onu hâlâ bir kaynak gibi saklamıştı. Buradaki akış daha gerçek görünüyordu. Doğa, arayüz sunmadığı için dürüst sanılırdı.

"O suyu içme."

Ses karşı kıyıdan değil, biraz yukarıdan geldi. Maximilian donmadı; sol eli yerdeki taşa daha sert bastı. Başını çevirdiğinde önce ateşi gördü. Küçük bir alev, iki kayanın arasında korunmuştu. Ateşin arkasında yaşlı bir adam oturuyordu. Yüzünün yarısı ışıkta, yarısı karanlıktaydı. Üzerindeki palto eskiydi ama ormana ait görünmüyordu; şehirden çıkmış, yıllarca geri dönmemiş bir eşya gibi.

Maximilian ayağa kalkmaya çalıştı. Sağ kolundaki kırık buna karşı çıktı. "Kimsiniz?"

Yaşlı adam soruyu duymamış gibi ateşe ince bir dal sürdü. "Yukarıdan yakıt iniyor. Su temiz görünür. Temiz değil."

"Kazayı gördünüz mü?"

"Duydum."

"Yardım çağırdınız mı?"

Yaşlı adam başını kaldırdı. Gözleri ateşin rengini almıyordu; koyu kaldılar. "Burada telefon çekmez."

Maximilian bu cevabı sevmedi. Cevap doğru olabilirdi, ama doğru cevapların bile kaynağı gerekirdi. "Nereden biliyorsunuz?"

Adam yanındaki bez parçasını ve küçük metal matarayı gösterdi. "Önce otur. Kanın akıyor. Kolunu oynatma."

Emir tonu yoktu. Daha kötüsü, gereksiz nezaket de yoktu. Maximilian iki adım attı, ateşin karşısındaki taşın üstüne oturdu. Oturmak teslim olmak değildi. Bazen işlemci ısınmasın diye sistem yükü düşürülürdü. Kendine bu benzetmeyi yaptığı anda bundan hoşlanmadı.

Yaşlı adam mataradan avucuna su döktü, temiz bir bezin ucunu ıslattı. Maximilian bezin nereden çıktığını görmemişti. "Sol şakak," dedi adam. "Derin, ama şimdilik kapatılabilir."

"Doktor musunuz?"

"Hayır."

"O zaman bırakın."

"Bırakırsam gözünün içine akar."

Maximilian itiraz etmedi. Bez yaraya değdiğinde görüşü bir an daraldı. Ateş, taş, adamın eli, koyu su. Hepsi sırayla yerine döndü. Yaşlı adam hareketlerinde acele etmiyordu. Maximilian onu izlerken tanıdık bir şey aradı: çenenin duruşu, kelime aralarındaki sessizlik, omzunu yükten koruyarak kullanma biçimi. Hiçbiri bir isme bağlanmadı. Yine de yabancılık tam değildi. Bu eksiklik, açık bir tehdidin isteyeceğinden daha fazla dikkat istiyordu.

"Enkazda başka kimse var mı?" dedi adam.

Maximilian'ın cevabı hazırdı, ama ağzından geç çıktı. "Hayır."

Yaşlı adam başını eğdi. Saygı gösterisi kısa sürdü, gösteriye dönüşmedi. Sonra Maximilian'ın ceketinden yırttığı askıyı düzeltti, sağ kolunu gövdesine daha sıkı bağladı. "Üst kol. Hareket ettirme. Sabah olursa iltihap ve şişlik başlayacak."

"Sabah olursa mı?"

"Bu gece uzun."

Maximilian ateşin üstünden ona baktı. "Dinleyin. Bir uçak düştü. Ben Aeternum Microsystems'ın CEO'suyum. Arama ekipleri uçuş planını takip eder. Uydu verisi, acil verici, radar boşluğu... Biri burayı bulacak."

"Evet," dedi yaşlı adam.

Bu onay Maximilian'ı rahatlatmadı. "O zaman neden yürümemi söylüyormuş gibi konuşuyorsunuz?"

Yaşlı adam dalı ateşe itti. Kıvılcımlar yükselip hemen söndü. "Çünkü bu ilk kez olmuyor."

Cümle ormanda gereğinden fazla net durdu. Maximilian öne eğildi. "Ne ilk kez olmuyor?"

Adam cevap vermedi.

"Kazadan mı bahsediyorsunuz? Beni tanıyor musunuz? Uçakta mıydınız?"

Sessizlik, reddetmekten daha kapalıydı. Yaşlı adam ateşin yanındaki küçük çantayı topladı, matarayı kapattı. Maximilian ayağa kalkmak istedi, başı döndü. Karanlığın kenarları birbirine yaklaştı, sonra açıldı.

"Otur," dedi yaşlı adam. "Ayağa kalkınca sağa basma. Sol tarafındaki yamacı izle. Yirmi dakika sonra ikiye ayrılan bir iz göreceksin. Aşağı inme."

"Ben sizin talimatlarınızla ormana girmeyeceğim."

"Enkazda kalırsan sabaha kadar bulunursun." Adam durdu. "Ya da daha önce."

Maximilian bu iki seçenek arasındaki boşluğu duydu. Ateşin sıcaklığı yüzüne vuruyordu, sırtı soğukta kalıyordu. Kurumsal toplantılarda belirsiz cümleler nazikçe düzeltilirdi. Burada düzeltilecek bir protokol yoktu.

"Adınızı söyleyin," dedi.

Yaşlı adam ona ilk kez tam baktı. Işık yüzünün çizgilerini ortaya çıkardı; yorgunluk vardı, ama bu yalnızca yaşın getirdiği bir yorgunluk değildi. Maximilian yine tanıdıklığın kenarına geldi ve yine tutamadı.

"Helena sana kızarken yüzüğünü başparmağıyla çevirir," dedi adam. "Lea'ya bebekken Küçük Baykuş derdi. Bu akşam ona yine geç kaldın."

Maximilian'ın sol eli istemsizce cebindeki kırık telefona gitti. Ekran karanlıktı. Bu bilgi orada değildi. Bu bilgi hiçbir yerde olmamalıydı.

Yaşlı adam ateşi arkasında bırakıp karanlığa döndü.

"Yürüyebiliyorken yürü. Bu gece seni arayacaklar."

Bölüm bitti, devamı uygulamada.

2. bölüm uygulamada ve ücretsiz. Sesle, dokunuşla ve tam ekran sinematik açılışla okuyabilirsiniz.

2. BÖLÜME GİT App Store Seriye dön