Suare.

Sezon 01 · Bölüm 1

Eşik

Bininci Kapı

Karanlık önce gövdeleri değil, aralarındaki boşluğu tuttu. Yaşlı ağaçların diplerinde ıslak yapraklar ağır ağır çökerken, yosunlu bir devrik gövdenin altında tek bir mavi damar uyandı. Işık bir çizgi gibi başlamadı; kabuğun içinden sızan ince bir nabız gibi genişledi, sonra geri çekildi.

Bir süre hiçbir şey değişmedi.

Sonra mavi yeniden yoğunlaştı. Bu kez yalnız mantarın şapkasını değil, çevresindeki çamuru, ince kökleri, su dolu izlerin yüzeyini de içeriden aydınlattı. Işık soluk alır gibi genişliyor, soluk verir gibi küçülüyordu; fazla düzenli değildi, fazla da rastlantısal değildi. Canlı bir şeyin karar vermeden önce yokladığı sınır kadar kararsızdı.

Açıklık görünmüyordu. Yalnız toprağın bir tarafı öteki tarafa göre daha derin kararıyor; yosun, kabuk ve su aynı görünüyordu ama aynı davranmayı bırakıyordu. Bir sınır vardı, ama çizilmiş gibi değil, dokunun içinde saklı bir dikiş gibi duruyordu.

Toprağın altında alçak bir titreşim yürüdü. Duyulmadı. Kemiklerin hatırlayabileceği, dişlerin ince bir basınç gibi tanıyabileceği bir şeydi bu; ormanın dışına değil, içine doğru yayıldı.

Mavi nabız bir kez daha kabardı.

Kesildi.

Marek Zieliński telefonunu omzunun hizasına kaldırdı, ekranı çevirdi, sonra parmağıyla bir çizgi arar gibi köşeye dokundu. Tek çubuk vardı. Hajnówka'dan çıktıktan sonra iki olmuş, Białowieża köyünün son evlerini geçince zayıflamış, Rezerwat Ścisły levhasının gölgesinde de neredeyse kaybolmuştu. Bu bir arıza gibi davranmıyordu; uzaklığın, yaşlı orman örtüsünün ve sınıra bitişik bölge uyarılarının doğal sonucu gibi kapanıyordu.

Yol burada bitmiyordu. Sadece insan yapımı kısmı bitiyordu.

Çamur, lastik izlerini birkaç metrede yuttu. Önlerinde, patikasız düzlüğün üstünde sabah sisi alçak bir tavan gibi asılıydı. Meşe ve gürgen gövdeleri sisin içinden kolonlar hâlinde yükseliyor, aralarda ıhlamur dalları eğiliyor, daha içeride ladinlerin koyu üçgenleri seçiliyordu. Marek çocukluğunda bu ormanın adını fazla duymuştu; UNESCO Dünya Mirası, Avrupa'nın son ilkel ova ormanı, korunması gereken relik alan. Yıllar sonra buraya turist gibi dönmek, kendi eski evinin taşıyıcı duvarını dışarıdan incelemek kadar yaban geldi.

Alman biyolog Hanna Vogel diz çökmüş, çantasının içindeki dar kutuları sayıyordu. Saha defterini plastik kılıfından çıkarıp iki lastikle bileğine bağlamıştı; tüpler, küçük bıçak ve numune poşetleri düzgün sıralanmıştı. Gezinin meşru bahanesini o sağlamıştı. Relik ormanda sonbahar mantar envanteri için ekim yağmurları ağırlaşmadan önce davranmak gerekiyordu. Eski arkadaşları aynı tarihe ikna edecek kadar makul bir plandı bu.

İngiliz eski asker Owen Blake, "Buradan sonrası işaretli rota değil," dedi.

Haritayı katlamadan önce arazideki her açık noktayı gözleriyle bir daha tarttı. Çantasının omuz kayışını iki parmakla sıktı, bıraktı. Marek, Owen'ın kalabalık odalarda sırtını duvara vermeden duramadığını yıllardır biliyordu; nedenini herkes biliyor gibi yapardı, kimse ayrıntısını istemezdi.

"Rehberli izin sınırı burada," dedi Hanna. "Ben sadece kenardaki cepleri görmek istiyorum."

"Kenardaki cep diye bir şey yok," dedi Owen. "Ya sınırdasın ya içinde."

İtalyan veri bilimci Sofia Marchetti cevap vermedi. Telefonunu kısa bir tutacakla sabitlemiş, levhayı, çamuru, Marek'in havada kalan elini bile kayda alıyordu. Bir şeyi yaşamadan önce saklama alışkanlığı onda öylesine yerleşmişti ki, Marek bazen Sofia'nın anılarını sonradan izlemek için mi biriktirdiğini merak ederdi. Şimdi de lensin ardından baktı, sonra gülümsedi.

"Son bir kez, değil mi?" dedi.

Kimse hemen karşılık vermedi. Üniversiteden beri birbirlerini tanıyorlardı; aynı mutfaklarda ucuz çorba içmiş, aynı sınavlardan önce birbirlerine yalan cesaretler vermiş, sonra hayatın yaptığı o sessiz işi seyretmişlerdi. Mesafeler önce takvimlere, sonra cümlelere girmişti. Bu buluşmaya tatil demişlerdi, saha gezisi demişlerdi, dönüşte herkesin kendi hayatına döneceği küçük bir kaçamak demişlerdi.

"Son bir kez demeyelim," dedi Hanna. "Kulağa yaşlı geliyor."

Owen kısa bir kahkaha attı. Sofia bunu da kaydetti. Marek gülümsemeye çalıştı, ama yüzündeki hareket eski bir binanın oturması gibi geç geldi.

Mimar olarak ömrünü kalıcı şeylere vermişti. Kültür merkezleri, belediye binaları, müzeler, sunum panolarında iyi görünen cepheler. Her biri açılış günü kalabalığı taşımış, sonra kendi sessizliğine bırakılmıştı.

Arkadaki levhada ruhsatlı rehber ve sıkı koruma uyarıları kaldı. Daha ötede, sınır hattını işaretleyen paslı bir direk sisin içinde kısa süre görünüp kayboldu.

Hanna ilk adımı attı. Owen arkasından yürüdü, Sofia lensini kaldırdı, Marek de çamurun içine bastı. Levha arkalarında kalınca dünya daralmadı; tam tersine, ölçüsüzce açıldı. Marek, çekilen şeyin dışarıdaki bir destek değil, kendi içinde yıllardır yerinde durduğunu sandığı bir kiriş olduğunu anladı.

Akşam, çadır bezinin üstünde küçük damlalar biriktirerek geldi. Ormanın içi açık bir alan vermemişti; yalnızca devrilmiş iki gövdenin arasında, eğreltilerin biraz seyrekleştiği düz bir çamur şeridi bulmuşlardı. Owen önce zemini yokladı, sonra çadırların ağzını aynı yöne çevirdi. Hanna ıslak yaprakları eldiveniyle kenara aldı. Sofia, ateş yakılırken çıtırtıları yakından kaydetti; alev tutmayınca kaydı kesmedi, bekledi.

Marek ipleri gererken gövdelerin yükselişine baktı. Białowieża'nın yaşlı ağaçları yük taşımayı öğrenmiş kolonlar gibi değildi; daha eski, daha sabırlı bir düzenleri vardı. Bazıları içten boşalmış, kabukları yosunla kapanmıştı; yine de ayakta duruyor, başka dalların ağırlığını gövdelerinden geçiriyordu. Taşıyıcı olmak, sağlam görünmekten ibaret değildi.

Ateş nihayet küçük bir kehribar çukur hâlinde yandı. Duman, sisle kavga etmedi; ona karıştı. Termos kapağı elden ele geçti. Hanna, üniversitedeki laboratuvarda yanlışlıkla bütün dolabı sirke kokutan geceyi anlattı. Owen, o gece alarmı susturmak için binanın elektrik panosuna indiğini söyledi. Sofia, "Sen zaten o zaman da tahliye planı çıkarıyordun," dedi. Owen omuz silkti.

"Birinin çıkarması gerekiyordu."

"Birinin de dolabın kapağını açık bırakmaması gerekiyordu," dedi Hanna.

Marek güldü. Gülüş kısa sürdü ama gerçekti. Aralarında hâlâ çalışan küçük bir harç parçasıydı bu.

Bir süre konuşmaları eski ritmine döndü. Hanna termosu Owen'a uzatırken eldivenini çıkarmayı unuttu, Owen kapağı dişleriyle açmaya kalktı, Sofia ikisine bakıp İtalyanca kısa bir söz mırıldandı; Marek kelimeyi anlamadı, ama tonunu anladı. Bu tür küçük anlaşılmazlıklar eskiden onları ayırmazdı.

Şimdi masaları yoktu. Sadece ıslak toprak, dört fincan ve yarım kalan cümleler vardı.

Gece ilerledikçe orman azalmak yerine derinleşti. Damlalar yapraklardan yapraklara geçti, uzakta bir dal kendi ağırlığıyla kırıldı, bataklık ceplerinden çamurun ağır yutkunmasına benzeyen kabarcıklar yükseldi. Marek el fenerini kapattığında karanlık gövdelere değil, gövdelerin arasına doldu. Katedral duygusu bundan geliyordu: tavan görünmüyordu, ama insan başının üstünde bir ağırlık olduğunu biliyordu.

Owen pusulayı çıkarıp ateşin yanında tuttu. İbre kısa süre kuzeyi aradı, buldu, sonra bir miktar geri salındı.

"Metal var mı yakınında?" diye sordu Hanna.

Owen bıçağını, çelik kupayı, telefonları uzaklaştırdı. İbre yine küçük bir tereddüt gösterdi. "Islaklık, mineral, belki de benim ucuz ekipman," dedi. Sesinde mesele kapanmış gibi bir düzlük vardı.

Marek bu açıklamayı kabul etmek istedi. Yapı denetiminde de çoğu küçük sapma böyle başlardı: zemindeki rutubet, ölçüm hatası, yorgun bir teknisyen. Sonra bir gün çatlak, açıklamanın kendisinden daha dürüst davranırdı.

Hanna ateşten biraz uzağa eğildi. "Bakın."

Devrik bir kütüğün altındaki ince mantarlar bir an yeşilimsi parladı. Parıltı o kadar zayıftı ki, Marek gözünü kırptığında kayboldu. Hanna fenerini tuttu, hiçbir şey görmedi. "Olabilir," dedi, daha çok kendine. "Bazı türlerde zayıf parıltı var."

Sofia telefonu kaldırdı, ama karanlık yalnız siyah bir yüzey verdi. "Kaçırdım."

"Belki de kaçırılacak bir şey yoktu," dedi Owen.

Ateş sönerken çadırların fermuarları sırayla kapandı. Marek sırtüstü yattı, ince matın altındaki kökleri kaburgalarında saydı. Dışarıda orman, ışık çekilince yeniden yok oluyordu. Pusulanın küçük tereddüdü zihninde yer değiştirip durdu. Yanlış yere bindirilmiş bir kiriş gibi yükün nereden geldiğini göstermiyordu; yalnızca bir şeyin hesabına uymadığını söylüyordu.

İkinci gün çamur ayakkabıların altına tabaka tabaka eklendi. Haritada işaretlenmemiş su ceplerinin çevresinden dolandılar; devrilmiş gövdeler bazen bel hizasına kadar yükseldi, eğreltiler ıslak yüzlerini pantolonlarına sürdü. Marek bir noktadan sonra geri dönüş yönünü ağaçlarla değil, Owen'ın bıraktığı küçük bez işaretlerle düşündüğünü fark etti. Ormanda düz çizgi yoktu. İnsan düz çizgiyi yanında getiriyordu.

Öğleden sonra ışık azaldı. Sis yine alçaldı, ama bu kez zemine yakın başka bir aydınlık vardı. İlk başta Marek bunu su birikintilerinin gökyüzünü tutması sandı. Sonra mavi, yaprakların altından çıktı.

Mantarlar tek tek değildi. Devrik bir meşenin bütün yanını sarmış, köklerin arasından çamura inmiş, oradan ince filamentler hâlinde başka gövdelere atlamışlardı. Şapkaları küçük ve saydamdı; altlarından geçen damarlar mavi bir sıvı taşıyor gibi parlıyor, sonra sönüyor, sonra yeniden doluyordu. Işık yüzeyde durmuyordu. Kabuğun, yosunun, suyun içinde çalışıyordu.

Hanna çantasını neredeyse düşürerek diz çöktü. "Hayır," dedi. Sonra daha alçak, daha hızlı: "Hayır, bu normal değil."

"Hanna," dedi Owen.

Hanna onu duymamış gibi eldivenini değiştirdi, steril tüplerden birini açtı. Yüzündeki ifade sevinçten çok açlığa yakındı. "Bunu kaçırmam."

Marek onun bileğini yakalamadı. Yakalamayı düşündü, ama Hanna'nın alanına müdahale etmek yıllardır aralarında döşenmiş hassas zemine fazla yük bindirmek olurdu. "Önce bak," dedi. "Almadan önce."

Hanna kısa süre ona baktı. Marek'in söylediğini anlamış ama kabul etmemiş gibiydi. Tüp açık kaldı.

Sofia çoktan kayda başlamıştı. Telefonun yanında küçük bir ölçüm cihazı vardı; ekranı mavi ışığı sayılara çevirmeye çalışıyor, rakamlar sabitlenmeden değişiyordu. Sofia'nın yüzünde, bir konseri camın arkasından izleyen birinin dikkati vardı. Güzel olanı doğrudan görmek yerine, gördüğünün kaydedilebilir olup olmadığını yokluyordu.

"Bu kadar ışık nereden geliyor?" diye sordu.

"Bilmiyorum," dedi Hanna. Bu cevap onu öfkelendirmek yerine daha da ileri itti.

Owen geride kaldı. Eli çantasının kayışında, ayakları geri dönmeye hazırdı. "Buraya ait değiliz," dedi.

"Nereye aitiz, Owen?" diye sordu Sofia, gözünü ekrandan ayırmadan.

Owen cevap vermedi. Marek de vermedi. Çünkü soru ormana değil, dördüne yönelmişti.

Marek ışığın parlaklığına değil, örgüsüne baktı. Filamentler rastgele yayılmıyordu. Bazıları devrik gövdenin çatlaklarından geçiyor, bazıları köklerin birleştiği noktalarda kalınlaşıyor, bazıları da çamurun içinde görünmeyen bir hattı izliyordu. Bir taşıyıcı sistem gibi davranmıyordu; yine de yükün nereden nereye aktığını sezdiriyordu. Mavi, malzemenin üstüne sürülmüş bir renk değil, malzemenin karar verdiği bir iç gerilim gibiydi.

Nabız fark edilince hepsi sustu.

Işık aynı aralıklarla değil, aynı ihtiyaçla kabarıyordu. Önce kütüğün altındaki damarlar doluyor, sonra şapkalar parlıyor, sonra çevredeki su birikintileri kısa süre içeriden aydınlanıyordu. Her sönüşte orman bir an daha karanlık, her dönüşte bir an daha yakın görünüyordu.

Hanna tüpü kapattı ama çantasına koymadı. Sofia telefonu iki eliyle tuttu. Owen bir adım geri çekildi. Marek, kendi soluk alışının ışıkla aynı hizaya geldiğini fark edince bunu hemen bozmak istedi; bilinçli olarak daha uzun, daha düzensiz soludu. Mavi birkaç döngü sonra yine ona uyuyor gibi göründü.

Bu düşünce makul değildi. Yine de oradaydı.

Sofia o sırada hareket etmedi. Ötekiler mantarlara, damarlara, suya bakarken o başını hafif yana eğdi. Ekranı indirdi. Dudakları aralandı, ama konuşmadı. Yüzünde bir şeyi duymuş gibi değil, bir şeyin yerini bulmuş gibi bir boşluk oluştu.

"Sofia?" dedi Marek.

Sofia gözünü kırptı. Telefonu yeniden kaldırdı. "Kaydı kaybetmeyelim," dedi.

Marek cevap vermedi. Mavi nabız bir kez daha kabardı; bu kez ışık, mantar hattının ötesindeki sisin içinde kısa, ince bir çizgi bıraktı.

Çizgi ilk bakışta dalların arasındaki bir açıklığa benziyordu. Sis yer değiştirdiğinde kaybolması gerekiyordu, ama kaybolmadı. Mavi ışık her nabızda ona ulaşıyor, çizginin kenarlarını kalınlaştırıyor, sonra geri çekiliyordu. Marek birkaç adım attı. Zemin aynı zemindi: çamur, kök, ezilmiş yaprak. Fakat mesafenin hesabı tutmuyordu. Üç adımlık yer beş adım sürdü; sonra bir kök, ayağının altında beklediğinden erken belirdi.

"Dur," dedi Owen.

Kimse tam olarak durmadı.

Marek'in bedeni eski bir iş alışkanlığıyla harekete geçti. Önce zemini, sonra iki arkadaşı arasındaki açıklığı, sonra geri çekilecek en kısa hattı aradı. Bir binada yangın merdiveninin nerede olduğunu bilmek gibi, tehlikenin adını koymadan kaçış yolunu hesapladı. Fakat burada duvar yoktu, koridor yoktu, insanın kendi çizdiği planlara sadık kalan hiçbir yüzey yoktu.

Owen'ın botu çamurda yarım ay izi bıraktı. İz hemen suyla doldu, sonra mavi bir yansıma alıp sönerek sıradan koyuluğuna döndü. Bu kadar küçük bir şey bile fazlasıyla dikkat gerektiriyordu.

Hava ağırlaştı. Sis, rüzgâr olmadan yön değiştirdi; dev gövdelerin arasında akması gerekirken mantar hattına doğru çekildi. Nem, yüzlerine konan bir ıslaklık olmaktan çıktı, ince bir zar gibi önlerinde toplandı. Ağaçlar bir an için fazla düzenli durdu. Marek onların konumunu kolon aksları gibi okumaya çalıştı ve bu okuma hemen bozuldu.

Hanna tüpü avucunda unutmuştu. Owen onu kolundan tuttu. "Geri."

"Bekle," dedi Hanna.

"Hayır."

Sofia birkaç adım sağa kaydı; telefon hâlâ kayıttaydı. Ekrana değil, çizgiye bakıyordu. Parmakları titriyordu, ama kaydı kesmedi.

Mavi birden bütün yüzeylere vurdu. Gövdelerin yosunu, çamurun suyu, Hanna'nın gözlük camı, Owen'ın harita kılıfı, Marek'in elindeki çadır ipinden kalan ince lifler aynı anda parladı. Işık, dışarıdan gelen bir aydınlatma gibi düşmedi; nesnelerin içinden kısa bir süreliğine ödünç alınmış gibi çıktı.

Sonra çizgi açıldı.

Yırtılma, kumaşın kopması gibi olmadı. Daha çok, bir duvarın taşıyıcı hesabının bir anda geçersiz kalması gibiydi: yüzey hâlâ oradaydı, ama yük artık başka bir yere aktarılıyordu. Kenarlar parçalanmadı; canlı bir yara gibi ıslandı, kıvrıldı, kendini tutmaya çalıştı. Marek, bir dünyanın çöküşünü bekledi. Enkaz gelmedi. Açılan yerde başka bir düzen duruyordu.

Hanna ileri hamle yaptı. Owen onu geri çekti. Sofia daha yakından çekmek için telefonu kaldırdı. Marek ikisinin arasında kaldı; bir eli Hanna'ya, bir eli Sofia'ya yetişecek mesafeyi ölçtü. Ölçü tutmadı.

Yarığın kenarından ışık değil, iklim sızdı. Bir taraf soğuk sonbahar çamuruydu; öteki tarafta sıcak bir buğu vardı. Bir yanda Białowieża'nın nemli gövdeleri, diğer yanda gölgeyle aydınlığın yer değiştirdiği, henüz bütünlenemeyen bir coğrafya. Sıcak ve soğuk, yakın ve uzak, içerisi ve dışarısı yanlış yerlere konmuştu.

Marek, yıllarca planlarda çizdiği bütün eşiklerin yalnız iki mekânı ayırdığını düşündü. Bu eşik, ayırmak yerine iki gerçeği birbirinin üstüne bindiriyordu.

Yarık sabitlenmedi; soluk alan bir açıklık gibi daralıp genişledi. Mavi mantar hattı onun kenarlarında daha yoğun parlıyor, filamentler ıslak ipler gibi toprağın içinden çıkıp havaya tutunuyordu. Marek bir adım daha yaklaştığında, açıklığın ötesindeki dünya ilk kez kesik görüntülerden çıkıp süreklilik kazandı.

Orada zemin, zeminde kalmak zorunda değildi. Bitki örtüsüyle kaplı iri kütleler havada asılı duruyor, altlarından kökler değil, ince su perdeleri sarkıyordu. Bir nehir, yatağından ayrılmış gibi yukarı doğru kıvrılıyor, sonra havada genişleyip başka bir akışa karışıyordu. Uzakta ikinci bir gök cismi, gündüz ışığına benzeyen soluk bir daire olarak asılıydı. Ağaçlar ağaca benziyordu, ama gövdeleri yer yer damar gibi atıyor, dalları rüzgârla değil, içlerinden geçen yavaş bir kararla dönüyordu.

Havanın içinde kuşa benzeyen siluetler geçti. Kanatları vardı, ama vuruşları kuşlarınkine benzemiyordu; daha çok bir yaprağın su altında dönmesi gibi sessiz ve yumuşaktı. Bir süre gök cismiyle asılı suyun arasında çizgi hâlinde kaldılar, sonra bitki örtüsünün içine indiler. Marek onların ne olduğunu seçemedi.

Güzeldi. Bu, onu güvenli kılmadı.

Marek görüntünün tamamını tutamadı. Gözleri tutunacak insan yapımı bir oran aradı; basamak, duvar, yol, kemer. Bitki örtüsüyle kapanmış bir kütlenin yan yüzünde, fazla düz ve fazla düzenli bir omur gördü; yük taşımak için yapılmış gibi duran bir şeydi bu, ama mavi ışık kaydı ve şekil yeniden yaprakla suya karıştı. Emin olamadı. Kimseye söylemedi.

Hanna ağzını açtı, kapattı. Owen hâlâ onun kolunu bırakmamıştı. Sofia birkaç adım ilerideydi, telefon göğüs hizasında, ekran açık. Kaydın küçük kırmızı işareti Marek'e fazlasıyla tanıdık geldi.

Marek, Sofia'nın ekranındaki görüntünün canlı manzaradan daha soluk olduğunu gördü. Mavi orada da vardı, ama derinliği eksikti; su perdeleri çizgiye, ağaç damarları parlamaya, uzak figür seçilemeyen bir lekeye dönüyordu. Yine de Sofia ekranı kapatmadı. Bir şeyin eksik kaydolması bile, hiç kaydolmamasından daha dayanılır geliyordu ona; Marek bunu onun yüz ifadesinden değil, yıllardır tekrar eden el hareketinden biliyordu.

Sonra Marek, açıklığın çok uzağında bir figür gördü.

Figür bir yükseltinin üstünde değildi; yalnız uzaklık ve sis onu küçük gösteriyordu. Kımıldamıyordu. Üstündeki şey, ne eski ne de yeni denebilecek kadar belirsizdi. Bir insan kadar dik, bir gölge kadar sessiz duruyordu. Yaklaşmadı. El kaldırmadı. Konuşmadı.

"Orada biri var," dedi Marek.

Owen bakışını izledi. "Görüyorum."

Hanna fısıltıyla bir kelime söyledi; Marek duyamadı, ama bu kez duymadığı şeyin önemi yoktu. Çünkü Sofia farklı tepki verdi. Telefonu indirdi. Çenesinin yanındaki kas gerildi. Başını yine o hafif açıyla çevirdi; önce mantar hattına, sonra yarığın içine. Marek hiçbir şey duymadı. Orman damladı, filamentler parladı, uzak dünya kendi yanlış düzeniyle durdu. Hepsi buydu.

"Duyuyor musunuz?" dedi Sofia.

"Neyi?" dedi Owen.

Sofia cevap vermedi. Bir elini kulağına götürmedi; bu kulakla ilgili değilmiş gibi davrandı. Dişlerinin arasından geçen alçak bir basınca direniyor gibiydi. Marek onun yüzünde korkudan çok bir şeyi tanıdığını gördü, ama neyi tanıdığını bilemezdi.

"Sofia, geri gel," dedi Marek.

Sofia gözünü yarıktan ayırmadı. Mavi nabız şimdi mantar hattından değil, açıklığın kenarlarından geliyordu. Her kabarışta Sofia'nın yüzü aydınlanıyor, her sönüşte yeniden uzaklaşıyordu. Telefonu tutan eli aşağı sarktı; kayıt sürüyordu. Bir adım attı.

Owen Hanna'yı bıraktı. "Sofia."

İkinci adım, mantarların başladığı çizgiye denk geldi. Çamur ayağının altında kısa süre mavi parladı. Marek ileri atıldı, ama zemin yine yanlış mesafe verdi; eli Sofia'nın omzuna değil, aradaki boşluğa uzandı.

"Sofi—"

Mavi bir anda kabardı. Sofia'nın adımı tamamlanmadı, Marek'in eli havada kaldı, yarığın kenarı ıslak bir zar gibi içe doğru çekildi.

En sağlam eşik bile yükü yanlış yerden alınca çökerdi.

Bölüm bitti, devamı uygulamada.

2. bölüm uygulamada ve ücretsiz. Sesle, dokunuşla ve tam ekran sinematik açılışla okuyabilirsiniz.

2. BÖLÜME GİT App Store Seriye dön